|
HASTA OKULU | Hastalıklar |
 |
 |
 |
 |
Ana Sayfa Hasta Okulu Hastalıklar Ruh Sağlığı Stres ve Hastalıklar |
⇐ |
Stres ve Hastalıklar
| Hasta Okulu internet yayını |
 |
tarafından desteklenmektedir. |
Hasta Okulu, İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi'nin kamuya yönelik bir sağlık hizmetidir. Bu bölüm, kronik hastalıklarla ilgili genel bilgi sağlamaya yöneliktir; asla hekim tavsiyesi yerine geçmez, teşhis ve tedavi amaçlı kullanılamaz. |
|
|
|
|
|
|
İnsan, biyolojik, psikolojik, sosyal bir varlıktır. Bu boyutlar üzerine, kişi sürekli olarak gerek dış, gerekse iç ortamdan gelen etkiler altındadır. Organizmanın bütünlüğünü ve canlılığını sürdürmesi, iç ortam ile dış çevre arasındaki dengenin sağlanması ile mümkün olur. Stres, bu dengeyi bozabilecek bir faktördür. Normal koşullarda birbiriyle dengeli bir ilişki ve etkileşim içinde bulunan bu üç boyut, dışardan veya içerden gelen uyaranlarla ya da stres halinde sarsılıp, denge bozulabilir. Bu anlamda stres kişinin bütünlüğünün tehlikede olduğunu sezdiği durumda organizmada ortaya çıkan bedensel gerginlik ve ruhsal tedirginlik biçiminde tanımlanabilir. Stres, kişide zorlanma yaratan etkenleri, uyaranları ya da stres etkenleriyle ortaya çıkan yanıtı tanımlayan bir kavramdır. Duygusal stres yaratan etkenler özellikle tehlike algısıyla bağlantılı olarak ortaya çıkan veya kişinin kapasitesini aşan, uyumunu zorlayan durumlar, çatışmalardır.
Stres Stres, günlük yaşantımızda, bilimsel alanda çok sık ve yaygın olarak
değişik anlamlarda kullanılmaktadır. Stres, ulaşılmak istenen amaca
doğru yol alırken bir engellemeyle karşılaşma sonucu insanın ruhsal ve
bedensel sınırlarının zorlanmasıyla ortaya çıkan bir durumdur. Stres
birçok yazarca da, kişinin iyi durum halinin veya bütünlüğünün
tehlikede olduğunu sezdiği ve tüm enerjisini bunu korumaya
yönlendirmesi gerektiğini hissettiği bir organizma hali olarak
tanımlanmıştır.
Bugün stres kavramının; 1. Organizmaya zarar veren etkenleri anlatmak için, 2.
Organizmaya zarar veren etkenlere karşı organizmada ortaya çıkan
olumsuz değişiklikleri ve tepkileri anlatmak için iki anlamda
kullanıldığını görmekteyiz. Davranışlarımızı değiştirmemizi ya da uyum
sağlamamızı gerektiren, gerginlik yaratıcı ya da tehdit edici bir
durumla karşılaştığımızda stres yaşarız. Uyum, çevreden gelen istek ve
beklentiler ile bize sunulan gerçekçi olanaklara karşı
gereksinimlerimizi ve isteklerimizi dengeleyerek stres yaratan bir
durumla başa çıkmak için gösterdiğimiz herhangi bir çabaya işaret eder.
Kelime anlamı, “zorlanma, yüklenme, gerilim” olan stres, fiziksel,
ruhsal ev toplumsal etkenlerin sonucu organizmanın dengesinin bozulması
ile ortaya çıka gerilim ve zorlanma durumudur.
Stres yaratan durumları üç başlık altında toplayabiliriz: 1. Fiziksel stres vericiler (gürültü, sel, deprem, yangın, vb.) 2. Ruhsal stres vericiler (duygusal gerilim, yaşanan travma, ruhsal çatışma, vb.) 3. Sosyal stres vericiler (işsizlik, boşanma, yaşam krizleri, vb.)
Bu
stres kaynakları baskı, engellenme ve çatışma yaratarak dolayısıyla
kaygıya neden olarak stresin ortaya çıkmasını sağlar. Baskı, stresi
tetikleyen en yaygın etkenlerden biridir. Hem iç, hem de dış kaynaklı
olabilir. Çabalarımızı yoğunlaştırmak ya da yüksek düzeylerde
performans göstermek zorunluluğu hissettiğimizde ortaya çıkar.
Engellenme, birileri ya da bir şeyler amacımız ile bizim aramıza
girdiğinde kendimizi engellenmiş hissederiz.
Engellenmenin beş temel kaynağı vardır: Gecikmeler,
kaynak eksikliği, kayıplar, başarısızlık ve ayrımcılık. Engellenme
karşısında yaşanılan en tanıdık duygu ise öfkedir. Çatışma, birbiriyle
bağlaşmayan iki ya da daha fazla fırsat, gereksinim ya da amaç ile
karşılaştığımızda çatışma yaşarız. Günlük yaşamda çok sık
karşılaştığımız stres yaratan durumdur. Bir de kişinin kendine
yarattığı stresten söz edebiliriz. Bazı insanlar yaşamın normal stresi
üstüne gereksiz biçimde eklenen, kişiyi yenilgiye uğratabilen bazı
düşüncelerini içselleştirirler ve böylece kendilerini daha fazla stres
içine sokarlar. Kişinin bu şekilde kendisinin yarattığı stres dış
güçlerden bağımsızdır.
Stresi süresi ve şiddetine göre dört ayrı tipte toplayabiliriz: 1. Akut stres: Ani, ansızın karşılaşılan bir olay. Tecavüze uğramak, kap-kaç mağduru olmak, deprem gibi. 2. Subakut stres: Bir dönem içindeki sıkıntılı yaşantı ve birbirini başlatan bir dizi
olumsuz olaylar ya da yaşantılardır. Sevilen birinin hastalığından
dolayı ölmesi gibi. 3. Kronikleşme süreci: Değişik aralıklarla sürekli stres yaşantılarına maruz kalma. Eş ile yaşanılan tartışmalar, dayak gibi. 4. Kronik stres: Hiç kesintisiz sürekli zorlanma, ağır yük altında yaşamak zorunda kalma. Ciddi ve yaşamı tehdit eden bir hastalık gibi.
Bir durumun stres olarak algılanmasında bazı önemli noktalar etkide bulunur. •
Fiziksel, ruhsal ya da toplumsal bir stres verici (stresör) ile
karşılaşıldığında kişinin bir duruma verdiği anlam, algılama biçimi ve
beklentileri stres düzeyini değiştirebilir. • Strese bireysel reaksiyon kişinin problem kaynağını bulabilme ve üstesinden gelebilme yeteneği ve çabası ile bağlantılıdır. • Geçmişteki benzer stres durumlarında başarılı olmak olumlu, başarısız olmak ise olumsuz stres toleransı etkenidir. • Bir stresin üstesinden geleme konusundaki başarısızlığa bağlı stres reaksiyonları zincirleme olarak çöküntüyü hızlandırır. •
Stres algısı kişinin içinde bulunduğu ruhsal durum, kişilik
özellikleri, olayları yorumlama ve algılama biçimi, sosyal yaşam tarzı,
ekonomik koşullar gibi pek çok etkenden etkilenir. • Bireyin duygularını ifade edebilmesi stres toleransını yükseltir. • Bireyler arasındaki yardımlaşmayı ve olumlu bakış açısını ön planda tutan kültür birikimleri stres toleransını yükseltir. • Tutumlar bireyin strese hem fizyolojik, hem psikolojik cevabında etkilidir.
Stres,
evrensel bir deneyimdir ve yeni bir olgu, bütünüyle günümüze ait bir
durum değildir. Mağara devrinde yaşayan insan da karnını doyuracağı avı
bulmak, onu elde etmek, saklamak, güçlü ve vahşi hayvanlardan korunmak
için çalışırken stres hissetmiştir. Günümüz insanı artık belki ilkel
biyolojik düzeyde tehdit edilmiyor, ancak işte, evde, yolda, iç
dünyasında, düşüncelerinde zorlanıyor. İçinde yaşadığımız ortamda her
an stres yaratan, bizi endişeye sürükleyen birçok olayla karşı karşıya
kalırız. Hızlı nüfus artışı, hava kirliliği, kalabalık, radyasyon,
dünya ve toplumlardaki hızlı değişmeler, bu değişikliklere uyum
güçlüğü, gelecek endişesi, aile yapılarında, insanlar arası ilişki ve
etkileşimde değer yargısı çatışmaları, kayıp olayları, izolasyon,
kronik hastalıklar günümüz insanını etkileyen psikososyal faktörlerden
bazılarıdır. Stres yaratan faktörler değişse de biyolojik savunma
mekanizmaları ilk insanınkinden pek fazla farklı değildir. Zorlayıcı
yaşam olayları kişiye, topluma, yaşa, kültüre, benlik gücümüze ve
benzeri birçok faktöre bağlı olarak biyo-psikososyal sağlığımızı,
üretkenliğimizi ve uyumumuzu etkilemektedir. Stresin zihinsel ve
fiziksel kaynaklarımızı tüketen olumsuz bir yanı olduğu gibi,
organizmada fiziksel ve ruhsal değişmelere, olgunlaşmaya ve gelişmeye
yol açan olumlu yönleri de vardır. Stres kişinin yaşamında ve çalışma
çevresinde gerekli değişimlere neden olursa pozitif olabilir. Yani
değişim ve gelişim için uyaran olabilir. Bununla birlikte uzamış stres
kişinin sağlık düzeyini etkileyebilir, fiziksel ve ruhsal hastalıklara
neden olabilir. Stres, herkesin yaşamında bazı derecelerde mevcuttur
ve hem kişinin özelliklerine, hem de stres etkeninin yapısına göre
farklı tepkiler verilebilir. Strese karşı düşünsel, davranışsal
mekanizmalar etkili olmayınca fizyolojik mekanizmalar tepki göstermeye
başlar. Stres, hipofiz ve adrenal bezleri ve otonom sinir sistemini
uyarır. Streslerin psikofizyolojisine ilişkin çağdaş araştırmalar
stresin otonom sinir sistemi ve endokrin bezler üzerindeki etkisini
göstermiştir. Herhangi bir stres durumunda organizmanın bozulan
dengesinin uyumunu sağlayabilmek için bir bütün halinde tepki
göstermesine, iç dengesini yeniden kurabilmesine “genel uyum sendromu”
(GAS) denir. Genel uyum sendromunu harekete geçiren, stresörün belirgin
olmayan etkisidir. Ayrıca her stres etmeninin kendine özgü bir belirgin
etkisi vardır. Her stresörün belirgin olmayan etkisi olduğu halde, her
bireyde aynı tepkiye neden olmaması, hatta aynı stresörün aynı bireyde
değişik zamanlarda değişik tepkilere neden olması iç (genetik eğilim,
yaş, cinsiyet) ve dış (beslenme, iklim) koşullandırma etkenleri ve
psişik (motivasyon, geçmiş deneyimler) faktörlerle açıklanır.
Benimsenen görüş, stres yaratan her durumun biyolojik stres sendromu
oluşturduğu, bu sendromun yoğunluğunun ve görüntüsünün bireysel
farklılıklar gösterdiğidir. GAS tablosu üç aşamadan oluşur. Her bir aşama için farklı miktarlarda enerji gerekir. 1. Alarm reaksiyonu 2. Direnç dönemi 3. Bitkinlik - tükenme dönemi
Alarm Reaksiyonu: Birey stres yaratan her hangi bir olay ya da durumla karşılaştığı zaman
alarm tepkisi meydana gelir. Stres etmeni ile karşılaşıldığında alarm
sinyallerinin çaldırıcısı, stresörün bazı dokuları etkilemesi, bazı
sistemleri uyarması sonucu yaşamsal değeri olan bazı maddelerin
kaybıdır. Bu dönem şok safhası ve karşı şok safhası olmak üzere iki
kısma bölmüştür. Şok döneminde her vakada otonom sinir sistemi tepki
gösterir ve epinefrin (adrenalin) ve kortizon büyük miktarlarda
salınır. Kalp atımında artma, kas tonusünde azalma, kan basıncı
değişiklikleri, vücut ısısında düşme, soğuk ve nemli deri gibi
belirtiler ortaya çıkar. Bu primer cevap 1 dakika - 24 saat gibi kısa
süreli olarak yaşanır. Hemen ardından karşı şok dönemi gelir. Bu
aşamada şoka karşı tepkiler oluşur. Organizma bu durumla başa
çıkabilmek için aktif fizyolojik girişimlerde bulunur. Böbreküstü
bezleri, adrenal korteks genişler ve adrenokortikotropik (ACTH) hormon
salınımı yaklaşık yirmi kat artar. Bu hormonların belirgin görevi
GAS'nun ilk aşamasında savaşma ya da kaçma için vücudu hazırlamaktır.
Böylece direnç aşamasına girilmeye hazırlanılır.
Direnç Dönemi: Vücut, bu dönemde stres yaratan faktörlerle başa çıkma girişiminde
bulunur, bedenin adaptasyonu yer alır. Birey bu aşamada yeterli
savunmalardan yararlanarak alarm tepkisi sırasındaki belirtilerin
ortadan kalkmasına neden olur. Adrenokortikal ve medullar hormon
salgılanması normale döner. İnsanların pek çoğu günlük yaşamda bu iki
aşama arasında adeta gel-git yaparlar. Sonunda vücut uyum sağlar ve
denge kurulur. Direnç dönemi etmenin gücüne, bedenin uyum (adaptasyon)
yeteneğine ve enerjisine bağlıdır. Stres etmeni sürdüğü sürece uyumda
sürüp gidemez, o zaman adaptasyon enerjisinin tükenmesi ile üçüncü
döneme girilir.
Tükenme - Bitkinlik Dönemi: Stresin
yarattığı olumsuz etki artar ve adaptasyon enerjisi tamamen
tükenmiştir. Bazen bu dönemde yeniden alarm dönemi reaksiyonları ortaya
çıkar. Başa çıkılmayan stresler karşısında denge bozulur, uyum enerjisi
biter. Artık geri dönüşümü olmayan izler organizmaya kazınmaktadır. Bu
hastalıklara çok açık olunan bir dönemdir. Özellikle olumsuz uyarandan
kaçış yollarının tıkandığı ya da geçmiş yaşam deneyimleri sonucu stresi
kontrol edemediği algısı varsa, hatta bazen böyle bir duruma ilişkin
koşullu uyaran niteliğinde düşünce ve imajlar, yardımsızlık ve
çaresizlik duygusu ile beraber, kişi uyaranı pasif olarak kabul edip
geri çekilebilir, hatta kendine zarar verici davranış örnekleri ortaya
çıkabilir. Stresi kontrol edebilmek ve başa çıkabilmek için önce onu
tanımak gerekir. Tanımak içinde varlığından yani belirtilerinden
haberdar olmak gerekir. Stres durumunda kişide biyolojik, ruhsal ve
toplumsal değişiklikler ortaya çıkabilir. Kişilerin stres altında
gösterdikleri belirtiler, duygusal, düşünsel, davranışsal ve fiziksel
olarak gruplara ayrılabilir. Kişi, stres altındayken bu gruptaki
belirtilerden bir kaçını ya da tamamını gösterebilir. Stres, kişinin yaşamında tüm boyutları etkileyebilen bir olgudur.
Stresin çok boyutlu etkisi Duygusal • Kaygı • Gerginlik • Huzursuzluk • Korku • Utanma • Kızgınlık • Üzüntü
Düşünsel • Kafa karışıklığı • Kendini ve başkalarını eleştirme • Konsantrasyon ve karar verme zorluğu • Unutkanlık, dalgınlık • Başarısızlık, değersizlik düşünceleri • Negatif düşünme
Davranışsal • Aktivite düzeyinde değişme • Konuşma güçlükleri • Ağlama, sinirlilik • İlgi kaybı, uyumsuzluk • İletişimde değişim, izolasyon, geri çekilme • Dişleri sıkma • İştah artması ya da azalması • Kaza yapma eğiliminde artma • Riskli alışkanlıkları kazanma veya arttırma
Ruhsal • İçinde boşluk hissetme • Affedemeyip kin tutma • Hayatın anlamının kaybolması • Suçluluk duygusu • Diğer insanlara düşmanlık duyma
Sindirim Sistemi • Bulantı, kusma • Midede kramp, yanma • Gaz problemi • Diyare ya da kabızlık • Sık sık idrara çıkma
Nöro/Endokrin Sistem • Uyku bozukluğu • Sürekli yorgunluk hissi • Ellerde terleme, titreme, tik, kasılma • Baş ağrısı, migren • Baş dönmesi • Ağız kuruması • Göz bebeklerinde büyüme
Solunum Sistemi • Solunumda güçlük • Hızlı nefes alma
Kas/İskelet Sistemi • Boyun sırt kaslarında kasılma, ağrı
Bağışıklık Sistemi • Hastalıklara hassasiyette artma • Sık veya uzamış soğuk algınlığı
Üreme Sistemi • Adet düzensizliği • Libido kaybı • Erkeklerde impotans
Kardiyovasküler Sistem • Kalp vurum sayısında artma • Çarpıntı • Kan basıncında artma • Göğüste sıkışma hissi
Çoğunlukla,
yaşadığımız stres düzeyi arttıkça, belirtiler de sayı ve şiddet olarak
artış gösterecektir. Bu durumda organizma denge durumunu yeniden
kurmaya çalışır. Ancak stres etkisi (stresin türü, birey için taşıdığı
anlam, stresin yoğunluğu, süresi) organizmanın dayanma gücünün üstünde
olduğunda, bozulan dengeyi düzeltmek için organizmanın aldığı önlemler
yeterli olamayabilir. Kişi stresin etkileri ile baş edemeyebilir veya
uyum sağlayamayabilir. Kişinin, strese karşı koyma gücü yeterli
olmayabilir, stres hali uzun sürebilir, kişinin direnci herhangi bir
nedenle zayıflamış olabilir, dengeyi ayakta tutmakta zorlanma olur ve
sonunda hastalık belirtisi ortaya çıkar. Hastalıkların oluşum ve
seyrinde fiziksel, organik, zihinsel, psikofizyolojik, psikopatolojik,
uyuma yönelik süreçler söz konusudur. Fiziksel yapı ve işlevlerin
bozulması ruhsal durumu etkiler, ruhsal çatışma ve gerginlikler
fiziksel işlevleri bozar. Uzun yıllardır hastalıkların kişinin
yaşamında oldukça stresli olayları takiben oluştuğu rapor edilmiştir.
Hipertansiyon, kalp hastalığı, baş ağrısı, gastrit, enfeksiyon
hastalıkları, sırt ağrısı, kazalar, hatta kanser ile stres arasındaki
ilişkinin farkına varılmıştır. İnsanlar stres yaşadıklarında kalpleri,
akciğerleri, sinir sistemleri ve diğer fizyolojik sistemleri daha fazla
çalışmaya zorlanır. Böylece stres uzun süre devam ettiğinde insanların
bazı türden fiziksel hastalıklara yakalanması şaşırtıcı değildir. İnsan
bedeni alarm ve harekete geçme durumuna eşlik eden güçlü biyolojik
değişmelere uzun süre maruz kalacak biçimde düzenlenmiştir. Ayrıca
stresin bağışıklık sistemi üzerinde güçlü bir olumsuz etkisi vardır ve
uzun süre devam eden stres bedenin kendini hastalıklara karşı koruma
yeteneğini yok eder. Bu da hastalıkların ortaya çıkması için zemin
hazırlar. Zorlanmanın yarattığı heyecansal gerginlik, basit
sıkıntıdan, ruhsal çöküntü ve psikotik reaksiyonlara, psikosomatik
hastalıklara, cinsel işlev bozukluklarına ve hatta bağışıklık sistemine
kadar geniş bir yelpazede insan sağlığını etkilemektedir. Kişinin
içinde yaşadığı psikososyal alan ve zorlanma herhangi bir hastalığın
tedavisine verilen cevabı ve gidişini etkilemektedir. Zorlanmanın zarar
verici alışkanlıkların yaygınlaşmasında etkili faktörlerden birisi
olduğu da gözlenmektedir.
Psikosomatik Hastalıklar - Stres İlişkisi Psikosomatik deyimi
psiko (ruh) ve soma (beden) sözcüklerinin birleşiminden oluşmakta ve
yalın anlamıyla ruhsal nedenlerden kaynaklanan organik bedensel
hastalıkları anlatmaktadır. Psikosomatik, ruhsal nedenlerden
kaynaklanan organik bedensel belirtiler kadar, organik bir takım
hastalıkların süreci içinde bu hastalıkların biyolojik, ruhsal ve
sosyal etkileri altında hasta kişide ortaya çıkan ruhsal duygu ve
davranış bozukluklarını da içine almaktadır. Psikosomatik tıp, akıl
ve bedenin birliği ve bunlar arasında bir etkileşme olduğu üzerinde
durur. Genelde bütün hastalıkların gelişmesinde psikolojik etkenlerin
önemli olduğuna inanır. Söz konusu bu psikolojik etkenlerin rolü, bir
hastalığın başlamasında, ilerlenmesinde, şiddetlenmesinde ya da
alevlenmesinde olabileceği gibi, bu rol bir hastalığa yatkınlık
gösterme biçiminde de kendini gösterebilir. Psikolojik etkenlerin
hastalıklardaki rolü hastalıktan hastalığa değişir. Psikosomatik tıp
ruh ve beden birliğini vurgular, arasındaki etkileşimden söz eder. Pek
çok hastalığın gelişiminde psikososyal sorunların etkisi vardır. Bu
etki, hastalığa yatkınlık, açığa çıkarma, yineleme ve alevlendirme
yönünde olabilir. Ruhsal bir stres sonucu organik bir belirti ortaya
çıktığında psikosomatik hastalıktan söz ederiz. Psikosomatik
hastalıklarda temelde söz konusu olan iç dengenin bozulması ve
organizmanın bu bozulmaya karşı kendi olanaklarıyla yeterli ya da
yetersiz bir biçimde çözüm bulmaya en azından uyum sağlamaya
çalışmasıdır. Psikosomatik bozukluklar deyince ise, oluşumunda, ortaya
çıkışında, alevlenmesinde, seyir ve gidişinde ruhsal etkenlerin
öncelikle rol oynadığı bedensel hastalıklar anlaşılır. Bu hastalıklarda
bedensel belirtiler ve hastalık ile heyecansal gerginlik arasında zaman
yönünden anlamlı ilişki vardır.
Sonuçta: 1. Psikosomatik hastalıklarda ruhsal ve bedensel belirtiler bir bütün
olarak ele alınmalıdır. Sadece somatik veya ruhsal belirtiler
psikosomatik hastalığın tanısına yetmez. 2. Etyolojilerinde
psikososyal streslerle ruhsal çatışmalar önemli rol oynar. Bu ruhsal
nedenlerin önemini anlattığı gibi, sınırlılığı da vurgulamaktadır. 3. Hastanın kişilik yapısı, tutum ve davranışları, savunmaları, temel
gereksinimleri, çatışmaları, duygusal yaşamında somatik bulguları ve
bunların yanı sıra tanısal araştırmalara katılmasının gereği ortaya
çıkmaktadır. 4. Hipokondriazis, konversiyon reaksiyonları,
bazı fonksiyonel ve vejetatif belirtiler “bazı bedensel hastalıkların”
dışında tutulmaktadır. 5. Psikosomatik hastalıklar, stres hastalıkları, psikofizyolojik hastalıklar, psikofizyolojik reaksiyonlar olarak da adlandırılır. Psikosomatik
hastalıklar alanı içine giren hastalıkların sayısı bugün artık çok
artmıştır. Akla gelebilecek hemen her organik belirtili hastalıkta
psikosomatik bir yan bulmak olasılık içindedir. Ancak psikosomatik
hastalılarda özellikle otonom sinir sistemi çalışmasının bozulması
öncelik taşıdığından işleyişi bu sistemle doğrudan doğruya yakın
ilişkide olan organların hastalıkları psikosomatik hekimliğin klasik
materyali sayılır. Psikosomatik bozukluklar bedendeki tüm sistemlerde
ortaya çıkabilir. Bunlar; bronşial astım, döküntülü cilt hastalığı,
eklem iltihabı, yüksek tansiyon, bağırsak hastalıkları, ülser, tiroid
hastalığı. Psikosomatik hastalıkların oluşumunda hem ruhsal,
duygusal, hem de organik bir işlev bozukluğu söz konusudur. Bu
hastalıkların oluşumunda birçok etken söz konusudur. Kalıtımsal,
yapısal, gelişimsel, öğrenilmiş fiziksel davranışsal (alışkanlıklar)
toplumsal, psikososyal faktörler bileşkesi vardır. Strese duyarlılık,
hastalığın gelişimini kolaylaştıran kişilik yapısı ve yaşam biçimi
önemlidir. Psikosomatik kurama göre, psikosomatik hastalıkların
zemininde psikoseksüel gelişme dönemlerinde saplanma nedeniyle
yetişkinlikte yaşanan stres ile baş edememe durumlarında, saplanılan bu
döneme gerileme (regresyon) söz konusudur. Stresli yaşam olayları
bilinç dışı nörotik çatışmayı yüzeye çıkarmakta, fizyolojik gerileme
(resomatizasyon) gerçekleşmektedir. Bir yaklaşıma göre, belirli kişilik
tipleri, belirli psikosomatik bozukluklara yol açmaktadır Davranış
kuramları, belirli uyaranlara koşullanma ile iç organlarda
(koşullanmış) tepkiler olduğunu göstermiştir. Kuşkusuz insanlarda
koşullanma, somut nesnel uyaran olmadan, düşünsel, zihinsel, algısal
düzeyde yanlış öğrenme ile de ilgili olabilir. Duyguların ifade
yetersizliğinin ve iletişimde organ dilinin kullanımının önemine dikkat
çekilmiştir. İç duyguların algılanması ve iletişimdeki güçlükler, duygu
ifadesinde kısıtlılık (aleksitimi) psikosomatik bozukluklarda
belirgindir. Bu kişilerde çatışmalı iç dünya ve duygularını
sözelleştirme güçlüğü belirgindir. Çevreye uyumlu gözükme çabası içinde
derinliklerindeki çatışmalı duygulanmaları baskılarlar.
Sözelleştirilemeyen duygu ve düşünceler beden dili ile ifade
edilmektedir. Gerilime uğramış olan sistem, en yatkın organı seçerek, o
organın çalışmasını bozarak boşalım bulmuştur ve artık hasta biçimde
bile olsa dengesini yeniden (bu kez başka bir biçimde) kurmuştur.
Dolayısıyla, bu kişiler duygulanımlarını, çatışmalarını, psikolojik
gereksinimlerini bedensel belirtilerle yaşıyor, ortaya koyuyor ve
iletişim biçimi olarak kullanıyor, psikolojik kaygı ve çatışmalarını
beden diliyle (somatik yolla) ifade etmektedirler yani, “organ dili”ni
kullanmaktadırlar.
Kalıtsal - Dirimsel (Genetik - Biyolojik) Etkenler Beden yapısı ile hastalıklar arasında ilişki kurulmuştur. Piknik tip: şişman, tıknaz, dışa dönük Astenik tip: zayıf, ince yapılı içe dönük Displastik tip: orantısız bir görünüm, iç salgı bozukluğu Atletik tip: Kas yapısı iyi gelişmiş, sağlıklı kişi olarak
tanımlamıştır. Yine yüzyılımızda bir çok araştırmacı; doğum öncesi
(kalıtsal), doğum esnası ve sonrası örseleyici etkenlerin yapısal
bozukluklara neden olabileceğini, dirimsel yapıyı zayıflatabileceğini,
engele dayanma gücünü kırabileceğini ve sonunda hastalıklara yatkınlık
sağlayabileceğini göstermişlerdir. Toplumsal Yapı ve Ekinsel
(Kültürel) Etkenler, Değişik toplumlarda yapılan gözlemler ve
araştırmalar sonunda; kültürün anne-çocuk ilişkisinin, çocuk yetiştirme
biçimlerinin, kaygı ve bunaltıya karşı ortak ve yerleşik tepki
türlerinin önemi gösterilmiştir. Kişi ve çevresi arasında ilişki,
iletişim ve etkileşim bozukluğunda, gerileme (regresyon) ile
psikosomatik hastalıkların ortaya çıkabileceği vurgulanmıştır.
Sosyo-külterel düzeyi düşük toplumsal katmanlarda her tür hastalığın ve
somatizasyon eğiliminin yüksek olduğu saptanmıştır.
Kardiyovasküler Sistem Hastalıkları - Stres İlişkisi Çağdaş
tıp ve psikiyatrideki gelişmeler beyin, psikososyal zorlanmalar,
duygulanımlar ve kalp hastalıkları arasındaki ilişkiyi ve bu ilişkinin
mekanizmasını klinik ve deneysel olarak ortaya koymuştur.
Psikokardiyoloji bu ilişkiyi inceleyen bir disiplindir. Psikiyatri
literatürü; psikiyatrik sendromların, kardiyak hastalıklar üzerindeki
etkileri, kişilik veya baş etme biçimlerinin etkisi, ani ölüm,
ventriküler aritmiler, miyokard iskemisi üzerine ani stres etkisi,
sosyokültürel faktörlerin etkileri üzerine bir çok çalışmayı içerir.
Psikiyatrik bozuklukların bazılarında kardiyovasküler belirti ve
bulgular klinik tablonun görünümünü oluşturmaktadır. Kardiyovasküler
sistem hastalıklarının bir kısmının belirti ve bulguları da psikiyatrik
sendromların belirti ve bulgularıyla kesişir. Psikiyatrik
hastalıklar dolaylı yoldan etkili olarak kalp hastalıklarına yol
açarlar (sigara içmek, yüksek yağ oranlı diyetler, fazla alkol tüketimi
gibi), ayrıca doğrudan etki ile de kalp hastalıkları gelişebilmektedir.
Bu, bedensel şikayetlerin daha fazla şiddette hissedilmesi ya da
hastalığın oluş mekanizmasını hızlandırmak şeklinde olabilmektedir. Kalp
hastalığından ani ölüm vakalarının, kişilerin gerilimli dönemler
yaşadığı, depresif yakınmaların olduğu dönemlerle paralellik gösterdiği
gözlenmiştir. Bazı kişilerde de kalp hastalığı olmadan göğüs ağrısı ve
çarpıntı yakınmaları depresif bozukluklar ya da kaygı bozuklukları da
görülebilmektedir. Stres damar daralmaları ile kalp dokusunda
kanlanmada azalmalara, enfarktüslere, kalp yetmezlikleri, kalp
atımlarında düzensizliklere, yüksek tansiyon, düşük tansiyon, kalp
kapak hastalıkları ve beyin-damar hastalıklarına yol açmaktadır.
Kalp-damar hastalıklarının oluşumunda ruhsal sorunların önemli bir yeri
vardır. Stresle birlikte sempatik sinir sistemi çalışmasında artış
olmakta, böbreküstü bezinden fazla miktarda adrenalin salgılanmaktadır.
Bunun salgılanması da kan basıncı, kalp atim ve solunum sayısını
arttırmakta, kan seker düzeyini yükseltmektedir. Bilim adamları
stres nedeniyle insan vücudunda moleküler değişiklik olabileceğini
bulguladılar. Kalp damar hastalığının ortaya çıkışında özellikle
esansiyel hipertansiyon ve damarlarda aterosklerotik hasar oluşumunda,
uzun süredir var olan çatışmalardan kaynaklanan streslerler sorumlu
tutulmuştur. Stresin kan damarı lezyonlarını ve damar sertliğini
artırdığını, kan kolesterol yüksekliği ile stresin ilişkisini doğrular
araştırmalar yayınlamıştır. Bu durum kalp krizi riskini arttırır.
Stresli yaşam olaylarıyla miyokard iskemisi, ventriküler aritmiler ve
ani ölüm arasında ilişki olduğunu gösteren veriler elde edilmiştir.
Yaşam stresleri, iş gerginliği ve Tip A Davranış Örüntüsü olanlarda
yanı sıra toplumsal desteklerin az olması kalp-damar hastalıklarının
ortaya çıkma olasılığını artırmaktadır. Erişkin nüfusun %30’unda
yüksek tansiyon (hipertansiyon) bildirilmiştir. Bu duruma yol açan en
önde gelen nedenlerden biri %85 vakada rastlanabilen esansiyel
hipertansiyondur ki, tam bir kaynağı gösterilememektedir. Yapılan
çalışmalara göre esansiyel hipertansiyon grubunda yüksek tansiyon ile
kişilik yapıları ve olaylarla bahsetme yöntemleri arasında ilişki
saptanmıştır. Boyun eğici ve öfkesini ifade etmede sorun yasayan
kişilerde hipertansiyona rastlanmıştır. Başka bir çalışmada ise hem
öfke ifadesinin bastırılması hem de aşırı öfke ifadesi hipertansiyonda
anlamlı ölçüde birliktelik göstermiştir. Bir araştırmaya göre yüksek
tansiyonluların kişiler arası çatışmaların yüksek oranda olduğu
görülmüştür. Bu kişilerde öfke daha yüksek düzeylerde olup, daha çok
öfkelenme ile seyreden yaşantılar görülmektedir. Ani ölümlerle,
rahatsız edici ani çevresel olayların arasında belirgin ilişki
gözlenmiştir. Kalp ritim bozuklukları nedeniyle tedaviye alınan
kişilerin % 21’inde, bu bozukluğun başlangıcında duygusal olaylara
rastlanmıştır. Sosyal destek eksikliğinin de koroner hastalık riskini
arttırdığı belirlenmiştir. Orta ya da yüksek düzeyde ümitsizlik
düzeyleri olanlarda kalp-damar hastalıklarından olum riski 1,5- 2,5 kat
daha yüksek bulunmuştur. Ayrıca çevresel desteğin yetersiz olusu, düşük
gelir düzeyi, kayıplar da ölüm riskini arttırmaktadır. Toplumdan uzak
bir yasam ve günlük yoğun stres kalp krizi riskini arttırmaktadır.
Sindirim Sistemi Hastalıkları - Stres İlişkisi Psikolojik
etkenlerle gastrointestinal sistem arasında ilişki vardır. Belirli
birtakım duygusal etkenlerin iştahı ve yemeyi, yutmayı, sindirim
işlevlerini ve dışa atım işlevlerini etkilediği bilinmektedir.
Gastrointestinal hastalıkları önemli ölçüde etkileyen psikolojik
etkenler beslenme ya da yaşam tarzı ile ilgili etkenler olabileceği
gibi, hastalık sürecinin kendisiyle yakından ilişkili etkenler de
olabilir. Bir gastroenteroloğun klinik uygulaması sırasında
karşılaştığı yakınmalardan yaklaşık %60’ının öncelikle psikolojik
kökenli yakınmalar oluşturur. Psikiyatriyi ilgilendiren sindirim
sistemi hastalıklarından biri, yemek borusundaki (özafagus) hareket
bozukluklarıdır. Bu olgularda katı yiyecekleri yutarken göğüs
rahatsızlığı hissetme, sıvı yiyecekleri yutma güçlüğü çekme, mide
yanması ve regürjitasyonla sık karşılaşır. Yutma hızını etkileyen kaygı
(anksiyete) da varolan özefageal bozuklukları alevlendirebilir. Böyle
bir hastalığı olan kişilerin duygusal stres sırasında gastrointestinal
semptomlara duyarlı oldukları gösterilmiştir. Aşırı otonomik
uyarılma olduğu durumlarda, anksiyete durumlarında ya da öfkenin dışa
vurulamadığı kişilerarası sorunlarda dispepsi ortaya çıkabilir. Tıbbi
yönden açıklanamayan gastrointestinal semptomları olan hastalarda majör
depresyon, panik bozukluğu ve agorafobi görülme oranı yüksek
bulunmuştur. Bir kurama göre ülser hastasının sevilme ve ilgi görme
istekleri engellenmiştir ve bu da sürekli oral bağımlılık
gereksinmesinin doğmasına yol açabilir. Özellikle duygusal uyarılma,
anksiyete ve öfke ülser oluşumunun psikofizyolojik nedenleridir ve asit
ve pepsin sekresyonu artışı ile yakından ilişkilidir. Ülser
hastalarında, düşmancıl duygular taşıma, huzursuzluk, aşırı duyarlılık
ve baş etme becerilerinin düşüklüğü (düşük ego gücü) ile serum
pepsinojen düzeyleri arasında doğru orantılı ilişki bulunmuştur.
Yapılan başka bir çalışmada da peptik ülser olan hastaların
hipokondriazis, yaşam olaylarını olumsuz algılama, bağımlı olma ve
düşük ego gücü gösterme gibi dört değişkene sahip olmalarıyla
başkalarından ayrıldıkları gösterilmiştir. Literatürde dispepsi ve
ülseri olanların özgül birtakım kişilik özellikleri (bağımlı, kompülsif
ya da çekingen) sergilediğini gösteren çalışmalar da vardır. Çok
çeşitli psikolojik etkenler ülseratif kolitin gidişini
etkileyebilmektedir. Yapılan çalışmalarda bu hastaların, özellikle
anneleri olmak üzere ana-babalarının mükemmelcilik, temizlik,
düzenlilik, inatçılık, toplum kurallarını çiğnememe ve toplumda geçerli
düşünce ve inançlara uyum gösterme ve dakiklik gibi kişilik özellikleri
gösterdiği ileri sürülmüştür. İrritabl bağırsak sendromu da
psikolojik etkenlerin etkilediği motilite bozukluklarının olduğu bir
sendromdur. Bir çalışmada bu hastalardan %28’inin somatizasyon
bozukluğu için tanı ölçütlerini karşıladığı bulunmuştur. Çoğu
araştırmacının üzerinde birleştiği görüş bu sendromun psikolojik ve
fizyolojik etkenlerin bir bileşkesi olduğu yolundadır. İrritabl kolon
sendromlu hastalarda psikopatoloji prevalansı daha yüksek bulunmuştur.
Bunlar arasında depresyon, anksiyete, uykusuzluk, baş etme sorunları ya
da ağrı kesici kullanımı ya da kötüye kullanımı sayılabilir. Bu
hastaların nörotik savunma mekanizmaları kullandıkları bulunmuştur.
Nöro/Endokrin Sistem Hastalıkları - Stres İlişkisi Beynin
hafıza ile ilgili bölümleri ile kronik stres arasında doğrudan ilişki
olduğu, stres nedeniyle salgılanan hormonların nöronların ölmesine yol
açtığı bulunmuştur. Yaşamlarında majör depresyon yaşayanların beyin
damarlarında daralma ve sertleşmenin anlamlı derecede fazla olduğu
saptanmıştır. Yapılan çalışmalarda nörolojik hastalıklardan felç
sonrası hastaların yarısında depresyon saptandığı, 6 aylık bir süre
geçtikten sonra depresyon görülme sıklığı oranlarının daha fazla
yükseldiği saptanmıştır. Yapılan çalışmalarda multipl sklerozlu
hastaların yaklaşık dörtte üçünde psikiyatrik sorunların olduğu
saptanmıştır. En sık görülen psikiyatrik bozukluk da %40’ı aşan bir
oranda depresyon olarak bulunmuştur. Parkinson hastalığında hastanın
işlevsel etkinliği duygu durumuna göre dakikalar içinde değişir.
Parkinson hastalarında yapılan çalışmada hastaların yarıya yakınında
depresif bir bozukluk olduğu bulunmuştur. Önceleri hastalığın bir
parçası olarak kabul edilmemekle birlikte demans da artık Parkinson
hastalığının önemli ve sık görülen bir komplikasyonu olarak kabul
edilmektedir. Depresyon, epilepsinin en sık bildirilen
komplikasyonudur. Epileptik hastaların intihar oranının toplumun en az
5 katı olduğu bulunmuştur. Diğer önemli bir konu da epilepside hasta
uyumunun diğer hastalıklardakinden daha önemli olduğudur. Hastanın
konvülsiyonlarının olup olmaması büyük ölçüde ilaç rejimlerine uyup
uymadığına, düzenli aralıklarla doktoruna görünüp görünmediğine ve
gerekli tıbbi incelemeleri yaptırıp yaptırmadığına bağlıdır.
Dolayısıyla hastanın inkarı ya da depresyonunun hastalığın gidişatı
üzerinde büyük etkisinin olacağı göz önünde bulundurulmalıdır. Endokrin
hastalıklardan diabetes mellitusun başlamasını stresin doğrudan
etkilediğini destekleyen kanıtlar bugün için yeterli değildir. Ancak
kan şekeri ve düzensizlikleri doğrudan beyni ve ruhsal işlevleri,
kişinin ruhsal ve duygusal durumu da kan şekerini etkilemektedir.
Psikososyal zorlanmalar ve ruhsal çatışmalar kan şekerinde oynamalar
yapabilmektedir. Ruhsal-davranışsal durum diyabetin seyrini, gidişini
ve tedaviye cevabını etkileyebilmektedir.
Solunum Sistemi Hastalıkları - Stres İlişkisi Uzun süreli
strese maruz kalma, kişilerin üst solunum yolları enfeksiyonlarına
yakalanma olasılığını 3-5 kat artırmaktadır. Astım çok uzun bir süredir
“psikosomatik” hastalıklardan biri olarak bilinmektedir. Bu hastalığa
en çok zemin hazırladığı düşünülen üç etken enfeksiyonlar, allerjenler
ve duyusal stres etkenleridir. Psikoanalitik kuramcılar astımın
etyolojisinde çatışmalı bilinçdışı bağımlılık isteklerinin rol
oynadığını ileri sürmüşlerdir. Aşırı bastırılmış öfkenin agresyonu,
belirgin bağımlılık gereksinmeleri olan, sevilmeye ileri derecede
gereksinen ya da sadece “nevrotik” olarak tanımlanabilecek kişilik
özellikleri gösteren hastaların astıma karşı duyarlılıklarının daha
fazla olduğu da öne sürülmüştür. Kayıp ya da ağır bir düş kırıklığı da
hastanın astım atağına karşı olan duyarlılığını arttırabilir.
Psikiyatrik bozukluğu olan astım ya da kronik obstrüktif akciğer
hastalığı hastalarında yaşam kalitesinin azaldığı bildirilmiştir.
Kas/İskelet Sistemi Hastalıkları - Stres İlişkisi Eklem
iltihabında (romatoid artrit) hastalığın başlangıcı ve alevlenmeleri
ile ağır psikolojik stres arasında bir ilişki olduğu gözlenmektedir.
Romatoid artrit hastalarının %40-50’sinde depresif bozukluk saptandığı
bildirilmiştir. Fibromiyalji, sık görülen ve hem hastalığın
başlangıcında, belirtilerin şiddetinde, hem de hastalığın devamında ve
tedavisinde psikolojik faktörlerin etkisi görülmektedir. Hastaların
%10-56’sında uyku bozukluğu vardır ve gündüz yorgunluğu ile kendisini
belli eder. Fibromiyalji bir depresyon eşdeğeri olarak da görülmektedir.
Cilt Hastalıkları - Stres İlişkisi Psöriazis, dermatit, akne,
ürtiker gibi cilt hastalıklarının ortaya çıkışında ve belirtilerin
şiddetinde psikolojik faktörlerin etkili olduğu bilinmektedir. Yapılan
bir çalışmada psöriazis hastalarının birtakım psikolojik özellikler
gösterdikleri saptanmıştır. Bunlar; reddedilme beklentisi içinde olma,
kusurluymuş gibi olma duyguları taşıma, başkalarının tutumlarına karşı
duyarlılık gösterme, suçluluk ve utanç duyguları taşıma, gizliliğe
eğilim duyma ve olumlu tutumlar içinde olma olarak bulunmuştur.
Psöriazise sıklıkla depresyon eşlik eder. Anksiyete, duygudurum
bozuklukları, ayrıca migren baş ağrısı ve irritabl bağırsak sendromu
gibi psikofizyolojik sendromların dermatozlara sıklıkla eşlik eden
durumlar olduğu bulunmuştur. Stresin de kaşıntıyı alevlendirdiği
çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. Akne hastaları yüksek sıklıkta
benlik saygısı düşüklüğü ve olumsuz benlik algısı gösterirler. Daha
ağır aknelerde, düşük benlik saygısından kaynaklanan bir
anksiyete-depresyon ve diğer birtakım psikolojik semptomlar, ardından
toplumdan uzaklaşma görülmektedir.
Bağışıklık Sistemi - Stres İlişkisi Araştırmalar, kronik
stresin vücut direncini kırdığını ve hastalıklara zemin hazırladığını
göstermektedir. Stres ile bağışıklık sistemi arasındaki ilişki ortaya
konmuştur. Stres’in bağışıklık sistemini baskılayıcı bir etkisi vardır.
“İmmun supresyon yapar”, yani bağışıklık sistemini baskılar. Sitokin
maddesinin azalması ve kandaki bazı hormonların seviyesinin yükselmesi
başka bir etkisidir. Sitokin maddesi vücudun savunma sisteminde
anahtar rolü olan bir maddedir. Vücut savunmasında T-lenfositlerin
üretiminde önemli olan bu madde az üretildiğinde T hücreleri
ölmektedir. Aynı etkiyi AİDS hastalığına yol açan “HİV” virüsünün de
yaptığı, vücudun bağışıklık sistemini çökerttiği bilinmektedir. Yapılan
çalışmalar stresle AİDS’in vücut savunma sistemine benzer etki
yaptıklarını bildirmiştir.
Kanser - Stres İlişkisi Uzun süreli ve yoğun stres kansere
duyarlılığı arttırır. Stres kansere neden olmaz, ancak bedenin
bağışıklık sisteminin bozulmasını sağlayarak kanserin ortaya çıkmasını
kolaylaştırır ya da hızlandırabilir. Kanserojen hücrelerin yerleşmesine
ya da tüm bedene yayılmasına yol açabilir. Yapılan bir çalışmada,
kanser olan hastaların tanı konulmadan önce stresli yaşam olayı
geçirdikleri, ancak olumsuz duygularını ve gerginliklerini ifade etme
ve paylaşma yerine bastırdıkları saptanmıştır.
Psikiyatrik Bozukluklar - Stres İlişkisi Stres bazı
psikiyatrik bozuklukların ortaya çıkışında ve seyrinde de etkilidir.
Üstesinden gelinemeyen stres beyin kimyasında değişiklikler oluşturarak
depresyona neden olmaktadır. Ayrıca kronik stresin büyük ölçüde sorumlu
olduğu diğer hastalıklar; anksiyete, travma sonrası stres bozukluğu,
uyku problemleri, cinsel problemlerdir. Stres, ruhsal çatışmalar bu
hastalıkların ortaya çıkmasını kolaylaştırabilir ya da belirtilerin
şiddetini arttırabilir. Depresyon, keder-elem yönünde artmış duygu
durumudur, ruhsal çökkünlük halidir. İlgi ve zevk kaybı, değersizlik,
yetersizlik düşünceleri, suçluluk duygusu, kararsızlık, ölüm
düşünceleri, enerji kaybı, yorgunluk depresyonun en sık ortaya çıkan
belirtileridir. Genel olarak depresyon ortaya çıkarma potansiyeli
yüksek olan yaşam olayları ile risk altındaki bireyler; ciddi kayıp
yaşantısı, işsizlik, kendini uzun süreli tehdit altında hissetme, rol
kaybı, çözümsüzlük, yalnız yaşamak, hayal kırıklığı, kronik bir
hastalık olması, gebelik, menapoz gibi kriz dönemi olması, sosyal
destek eksikliği sayılabilir. Stres ve anksiyete (endişe, kaygı,
gerginlik, sıkıntı, bunaltı hali) duygusu birbiri ile oldukça ilgili
kavramlardır. Stres daima bir miktar anksiyeteyi de beraberinde
getirir. Stres süresi ve şiddeti artarsa anksiyete bozukluğundan söz
edebiliriz. Anksiyete belirtileri; aşırı huzursuzluk ve heyecan duyma,
kötü bir şey olacağına dair endişeli bekleyiş, üzüntü ve endişeyi
kontrol etmekte zorluk, kolay yorulma, dikkati toplamada güçlük, kas
gerginliği, uyku bozuklukları, otonom sinir sisteminin aşırı çalışması
(buna bağlı olarak kal çarpıntısı, terleme, titreme, nefes almakta
sıkıntı, boğulma hissi, kas gerginlikleri, ağız kuruluğu, karıncalanma,
uyuşma gibi).
Tedavi Psikosomatik tıp anlayışının ve biyopsikososyal holistik tıp
yaklaşımının, genel tıpta uygulanmasını ifade eden bilimsel disiplin
konsültasyon liyezon psikiyatrisidir. Konsültasyon liyezon psikiyatrisi
(genel klinik tıpta psikiyatri) kavramsal ve klinik uygulamada
yanlışlık ve güçlükleri aşan, psikosomatik tıp yaklaşımının çağdaş
yorumunu temsil eden biyopsikososyal tıp bilimsel disiplini ve
uygulamasıdır. Stres, fiziksel ya da psikolojik rahatsızlıklara
neden olduğunda mutlaka bir uzmandan yardım almak yerinde olacaktır.
Ancak stresi ortadan kaldırmak, en azından azaltmak için birey olarak
yapabileceğimiz bazı şeyler var. Daha az stres için on emir şöyle
özetlenebilir. Aynı zamanda tek bir iş yapın, problemi kavrayın,
dinlemeyi ve soru sormayı öğrenin, anlamlıyı anlamsızı ayırt edin,
esnek olun, hataları kabul edin, basitçe ifade edin, sakin olun,
gülümseyin, zamanlamayı iyi yapın. Önemli olan hiç strese maruz
kalmamak değil, onu tanımak ve başa çıkabilmeyi başarmaktır. Psikosomatik
hastalıklar tıbbi veya psikiyatrik yönden tedavi edilmesi gereken bir
hastalık çeşididir. Tıbbi tedavi, fizyolojik yönden hastalığın tedavi
edilmesine yönelikken, psikiyatrik tedavi psikobiyolojik ve
psikolojik-psikoterapötik tedavinin ikinci dalını oluşturmaktadır.
Psikomedikal yaklaşımda hastalık ya da somatik yakınma üzerinde değil
biyopsikososyal-sosyopsikosomatik bir varlık olarak hasta birey
üzerinde odaklaşma vardır. Hastayı değerlendirirken sadece fiziksel
yakınmalar üzerinde odaklaşmamalı, heyecansal, duygusal yaşamsal ve
çevresel etkileşimler bir bütün olarak değerlendirilmelidir. Bireyin
somatik mikrokozmik bütünlüğü ile bireysel, kültürel, çevresel
varlığını içeren sosyopsikolojik makrokozmik bir bütünlük arasındaki
etkileşim ele alınmalı, hastanın bedensel varlığı yanında duyguları,
algıları, gelişimsel süreçleri, kişiliği, yaşam zorlanmaları
değerlendirilmelidir. Hastanın somatik yakınmalarını mutlak bedensel
hastalık olarak algılanması ve psikiyatri dışı hekimleri ilgilendirdiği
duygusal-ruhsal yakınmalarının da ruhsal hastalık anlamına geldiği ve
ruh sağlığı uzmanlarının ele alması gerektiği anlayışı beden-ruh
dualizmini perçinlemektedir. Bu hastalar tıbbi-psikiyatrik işbirliği
içinde tedavi edilmelidirler. Somatik hastalıklarının akut döneminde
medikal tedavi önceliklidir. Eğer herhangi bir organda açıkça doku
patolojisi meydana gelmişse bu organın uygun tıp yöntemleriyle ve
ilgili uzmanlık dallarınca tedavisi yapılmalıdır. Organik tedavinin
diğer yönü ise organın işlevini bozan durumun giderilmesidir. İşlevi
bozan bu durum da vegatatif sistem çalışmasındaki uyumsuzluktur. Bu
dönemde psikolojik tedavi, destek, güvence, açıklama sağlanmalıdır.
Psikosomatik bozukluklarda kaygı, çatışma ve heyecanlanmanın, irade
dışında olan otonom sinir sistemini etkilemesi söz konusudur.
Semptomlar fizyolojiktir ve psikofizyolojik semptom gelişimi ile
alttaki kaygı azalmaz. Bu nedenle bir süre psikotrop kullanımı sıklıkla
gerekir. Anksiyolitik ve vegatatif sistem düzenleyicisi ilaçlar
kullanılacaktır. Psikonevrotik ve psikosomatik bozukluklarda çoğunlukla
hafif veya orta dereceli bir depresif durum da birlikte olduğundan,
böyle hallerde anksiyolitiklere hafif dozda antidepresif ilaçların da
eklenmesinde yarar vardır. Yine, hastanın genel durumuna göre gereğinde
destekleyici olarak vitaminler de ilaç tedavisine eklenir. Son yıllarda
vegatatif organ işlev bozukluklarında ve anksiyeteyi azaltıcı olarak
Beta-adrenerjik-reseptör antagonistleri de oldukça başarılı sonuçlar
vermektedir. Hastalık kronikleştikçe medikal tedavi yanında psikotropik
ve psikoterapötik tedavi ön plana geçer. Hastalar özellikle
yakınmalarının organik bir temeli olmadığı konusunda duyarlıdır.
Hastayı ve yakınlarını ağrının biyolojik, psikolojik ve sosyal
bileşenleri konusunda bilgilendirmek ve eğitmek, ağrı tedavisinin başta
gelen en temel ilkeleridir. Kronik ağrının tedavisinde amaç
iyileştirmeden çok, ağrı ve acıyı azaltarak, iyilik durumunu,
psikososyal uyumu ve üretkenliği artırmak olmalıdır. Psikomedikal
tedavinin unsurları çoğunlukla altta yatan hostilite, depresyon,
anksiyeteye ilişkin duyguların ifadelerinin cesaretlendirilmesi
zorlayıcı yaşam olaylarına bakış açısının değiştirilmesi, mücadeleci
ruhun geliştirilmesi daha başarılı genel yaşam uyumunun sağlanması,
yaşam amaç ve uğraşlarının arttırılması, varsa ikincil kazançların
azaltılması, işlev bozukluğunun ardındaki çatışmaların ve
motivasyonların anlaşılmasına yardımcı olunması, yeni sağlıklı başetme
stillerinin geliştirilmesi, hastanın semptomunu doğru algılaması ve
uygun adaptasyonun sağlanması esastır. Psikiyatrik tedavinin
psikoterapi ayağında, hastanın duyguların ifade etmesine yardımcı
olmanın yanı sıra -kognitif açıdan- hastadaki “öğrenilmiş çaresizlik”
düşüncesinin “öğrenilmiş üretkenliğe” dönüşmesi amaçlanır. Bilişsel
terapide önce ağrıya özgü algılar tanımlanır ve daha uygun olumlu inanç
ve algılar değiştirilmeye çalışılır. Kognitif yöntemler burada büyük
önem taşır. En kötü senaryoyu belirleyerek, disfonksiyonel düşünce
kayıtları ile olumsuz otomatik düşünceleri belirlemek ve kanıtı
sorgulayarak, karşıt kanıtı gözden geçirerek, kar-zarar analizi ve
pasta dilimi yöntemleri ile bilişsel ve davranışsal yeniden
yapılandırma ile inançların değişimini sağlamak hedeftir. Otomatik
düşüncelerin en derin düzeyi temel inançtır. Temel inançlar kendimizi
diğer insanlar ve hayat hakkında kesin cümlelerdir. Uyumsuz
varsayımları ve temel inançları değiştirmeyi öğrenmek gün içerisinde
ortaya çıkan negatif, çarpık otomatik düşüncelerin sayısını azaltmaya
yardımcı olabilir. Hastalığın tekrarını önlemek de en az tedavi kadar
önemlidir. Bu nedenle; hastaya stresle başa çıkma yöntemleri öğretmek
ve tedavinin her aşamasında hastayı belirtiler ve durumla ilgili
eğitmek ve ileride bunları kullanabilmesine olanak yaratmak büyük önem
taşır. Klasik psikanaliz tedavisi çok yararlı ise de, bu tedavinin
çok uzun zaman sürmesi ve oldukça pahalı bir tedavi olması yanı sıra,
psikanaliz tedavisini yapacak psikiyatr- hekimlerin özel bir psikanaliz
eğitimi görmüş olmaları gerekmekte ve bu nitelikli hekimlerin sayısının
da hasta sayısına oranla çok az bulunmasından ötürü, böyle uzun süreli
klasik psikanaliz ancak inatçı ve hastada yoğun nevrotik belirtilerin
bulunduğu durumlarda kullanılır. Buna karşılık, psikoanalitik yöntem ve
kurallara dayalı daha kısa süreli psikoterapilerden psikosomatik
hastaların çok yararlandığı bilinmektedir. Grup psikoterapileri de
iyi sonuçlar veren yöntemler arasındadır. Ayrıca, davranış tedavisi,
açıklayıcı konuşma, destekleyici psikoterapi, uğraş tedavisi,
psikodrama gibi diğer psikoterapi yöntemleri de geçerlidir.
Psikosomatik hastalarda uygulanacak psikoterapi genel anlamda onların
nevrotik kişilik yapılarını düzeltmeyi ve bedensel belirtilere
sığınmalarını, sorunlarını bilinç düzeyine çıkararak bilinçli bir
yoldan çözümlemeyi öğretmeyi amaçlayan türde olmalıdır. Psikoterapinin
özel bir bilgi ve eğitimi gerektiren bir konu olup sorumsuzca
uygulanmasının da büyük sakıncaları bulunduğu ve gerek hasta gerekse
hekim için acı sonuçlar doğuracağı unutulmayıp, bu konuda bilgi ve
yetenek sınırlarının aşılmamasına dikkat edilmesi de önemlidir. Bunun
yanı sıra, stresle baş etme, girişkenlik eğitimi ve ağrının kökeni
konusunda bilgilendirme gibi tekniklerden de yararlanılabilir.
• Hasta multidisipliner tedavi ekibince izlenmelidir. • Narkotik ilaç kullanımından mümkün olduğunca sakınılmalıdır. • Eşlik eden (sıklıkla depresyon veya somatizasyon) psikiyatrik morbiditenin tedavisine çalışılmalıdır. • Hastanın ağrı ya da acıyı ve ağrı davranışını artıran psikososyal streslerle baş etmesine yardımcı olunmalıdır. • Hastanın genel işlevselliğinin artması sağlanmalıdır. •
Tedavi yaklaşımında hastanın güveni kazanılmalı ve işbirliği yapması
sağlanmalıdır. Hastanın ağrısı ve kaygısı giderildikten sonra
rehabilitasyona dönük girişimlerde bulunulur.
|
|
|
|